|
|
August 27
Alıntı
RAMAZAN, RAHMET VE KURTULUŞ AYIDIR
 M.Saki Erol Mübarek ve faziletli bir ayın, Kur’an ve Oruç ayının saadet gölgesi üzerimize düşmüş bulunuyor. Bu ay, Yüce Allah’ımızın insanlığa armağan ettiği şerefli kitabımız Kur’an-ı Kerim’i indirdiği aydır. O Kur’an-ı Kerim ki insanlığa şifa ve rahmet, medeniyetlere rehberdir. Zaman ve mekana örnektir. O Kur’an-ı Kerim ki müslümanların hayat nurudur. Gören gözü işiten kulağı ve çalışan kalbidir. Allahu Azimüşşan’dan bir bağış, Peygamber (A.S.) Efendimiz’den bir müjdedir. Evet, Kur’an-ı Kerim, tavsiye, emir ve yasaklarıyla gönülleri saadete, hakka ve hidayete kavuşturmak için bu ayda indirilmiştir. Böylesine mübarek bir başlangıca şahitlik eden bu ayın adı, Allah indinde Ramazan’dır. Ve Ramazan öyle bir aydır ki, içinde bin aya bedel bir gece olan Kadir gecesi saklıdır. Bir gün bir grup sahabi, Peygamber Efendimiz’e giderek “ya Rasulallah” diyorlar; “geçmiş tarihlerde uzun ömürlü ümmetlerden bir adam, Allah yolunda bin ay savaş yapabiliyormuş. Bin ay demek 80 küsur sene ediyor. Biz bütün ömrümüzü harcasak, bu adamın sadece o sevabına erişemiyoruz.” Bunun üzerine Rabbü’l Alemin: “Biz, o Kur’an’ı Kadir Gecesi’nde indirdik. Sen, Kadir Gecesi’nin ne olduğunu bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.” mealindeki ayetlerle başlayan Kadir Suresi’ni inzal buyuruyor. Böylece sahabilerin dile getirdiği bu sıkıntıdan Ümmet-i Muhammed’i kurtarıyor ve bu gecenin bereketinden yararlanmamızı emrediyor. Anlaşılıyor ki, o bir geceyi ihya ettiğimizde, o insanın bin ay savaşarak elde ettiğinden daha fazlasını kazanma imkanına sahibiz. Anlayana ne büyük bir lütuf!.. Ramazan ayı, hayır ve bereket ayıdır. Kur’an ve oruç ayıdır. Yüce Rabbimiz bu hakikatı şöyle ifade buyuruyor: “Ramazan, öyle bir aydır ki; Kur’an, insanoğluna bir rehber, bu rehberliğin apaçık bir delili ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü olarak bu ayda indirilmiştir. O halde içinizden kim bu aya erişirse, orucunu baştan başa tutsun. Ancak hasta veya seyahat üzere olanlar, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (kaza etsin). Allah size kolaylık diler; güçlük istemez.” (Bakara/185) Rabbimiz’in muhakkak çok büyük hikmetlere mebni olarak farz kıldığı oruç ibadetiyle ilgili olarak, bakın Peygamberimiz (A.S.) ne buyuruyor: “Oruç, ateşe ve kötülüklere karşı bir siperdir. Sizden biriniz oruçlu olduğunuz günde kötü söz konuşmasın ve kavga etmesin.” (Buhari, Müslim) ve “Kim inanarak ve mükafatını Allah’tan bekleyerek oruç tutarsa, doğduğu ilk günkü gibi günahlardan temizlenmiş olur.” (et-Tac) Oruç, kurşun işlemez zırhı, kılıç kıran kalkanı ile müslümanları her türlü kötülüklerden ve ateşten koruyan bir siperdir. Kulluk şuurunun olağanüstü güzel bir ifadesidir. Kalplere iman neşesi saçan, gönüllere sevgi ve kardeşlik duyguları yerleştiren bir ibadettir. İşte bu sebeple Ramazan orucu şer’î bir özür olmadan bırakılmamalıdır. Sevgili Peygamberimiz (A.S.) buyuruyorlar ki: “Allah’ın müsaade ettiği durumlar dışında Ramazan’da bir gün orucunu bozan kimse, ömür boyunca oruç tutsa Ramazan’da tutmadığı o günün sevabına ulaşamaz.” (Buhari, Ebu Davud) Bu arada unutulmaması gereken bir konu da, bütün ibadetlerimizde olduğu gibi, orucumuzun da yalnız Rabbimiz’in rızası niyetiyle olması mecburiyetidir. Allah rızasına dayanmayan hiçbir amel, ibadet değildir. Hz. Peygamber (A.S.): “Bütün ameller niyete göre değerlendirilir” buyuruyorlar. Allah Rasulü’nün, “nice oruç tutan vardır ki, orucun onun açlıktan başka bir faydası yoktur.” (İbnu Mace) ve “kim kötü sözleri, işleri bırakmazsa o kimsenin yemesini içmesini terketmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur.” uyarılarını görmezden gelemeyiz. Bu ölçülere göre düşünüldüğünde; dilinden kötü söz ve dedikodu düşmeyen, gönlünden kin, haset ve düşmanlık duyguları silinmeyen, elinden ve ayağından kötülükler gitmeyen, hayır ve hasenatla yoksulların kimsesizlerin yanında yer almayan kimseler, gerçekten oruç tutmuş olabilirler mi? Ya da sadece vücudu, mideyi, böbrekleri dinlendirmek, perhiz yapmak ve kilo vermek düşüncesiyle tutulan oruç, gerçekten oruç olabilir mi? Tekrar hatılatalım ki, orucuyla, teravih namazlarıyla, kadir gecesiyle Ramazan ayı bizim için bir hazine ve büyük bir fırsattır. Üstadım demişti ki: “Bu dünya ahiretin harmanıdır. Bu dünyada ne azık edersen, öbür dünyada ancak onu yiyebilirsin. Orada onunla geçinebilmek zorundasın.” Bu fırsatlar elimizden bir bir çıkıp giderse, başka bir fırsata vaktimiz olacak mı? Ebedi hayatla yüzyüze geldiğimiz o anda, hangi amelin bize faydası olacak? O halde bu Kur’an ve oruç ayının kıymetini bilelim. Kur’an ve oruçla dirilen bir mümin olalım. Namaz ve zikirle, fakir ve yoksullara hayır ve hasenatla bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirelim. Aramızdaki kin ve düşmanlık ateşlerini söndürelim; birbirimizi sevelim, kardeş olduğumuzu unutmayalım. Tam bir teslimiyetle Allah’a sığınıp, hiç değilse bu ayda gecemizi, gündüzümüzü, bütün zamanlarımızı ibadet niyetiyle yaşayalım. Ruhumuzu, fikrimizi, benliğimizi, ahlakımızı, insanlığımızı ve dünyamızı oruçla yenileyelim. Umulur ki bu mübarek vakitler, Rabbimiz’le yakınlaşmada ve bütün bir hayatı ibadete dönüştürmede bir dönüm noktası, bir başlangıç olur. Allah’a emanet olunuz.
http://gavsisanim.spaces.livecom/
ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN
August 14
KADER NEDİR? YANLIŞ BİLENLER VE ÖRNEKLERLE ANLATIM..
1- Kaderin esas anlamı Allah’ın, olmuş olacak her şeyi bilmesi demektir. Dikkat edersek insan iradesini yok saymıyor. Bilmek ayrı yapmak ayrıdır. Bilen Allah’tır, yapan kuldur. Bu konuya bir misal verelim;
Peygamberimiz İstanbulun fethini ve komutanını yüz yıllar önce müjdelemiş ve haber vermiştir. Zamanı gelince de dediği gibi çıkmış. Şimdi, İstanbul Peygamberimiz dediği için mi fethedildi, yoksa fethedileceğini bildiği için mi söyledi. O zaman Fatih Sultan yatsaydı, çalışmasaydı, ordular hazırlatıp savaşmasaydı yine olacak mıydı. Demek ki Allah Fatihin çalışıp İstanbul’u fethedeceğini biliyordu ve bunu elçisi Hz. Peygambere bildirdi.
Buradaki ince nokta: Allah bildiği için yapmıyoruz. Biz yapacağımız için Allah biliyor. Zaten Allah’ın geleceği bilmemesi düşünülemez. Bilmese veya bilemese yaratıcı olamaz.
Buna bir örnek verelim; Allah dostu evliyadan bir öğretmen düşünelim. Öğrencilerinden birisine “yarın seni şu kitaptan imtihan edeceğim.” diyor. Fakat öğretmen Allah’ın izniyle onun filim, maç, oyun, eğlence, derken sabah okula çalışmadan geleceğini bilerek, akşamdan karnesine “0” yazıyor. Ertesi sabah öğrenci sorulan sorulara cevap veremiyor ve sıfırı hak ettiğini bildiği anda, öğretmen cebinden not defterini çıkarıp “senin çalışmayıp sıfır alacağını bildiğim için önceden deftere sıfır yazmıştım” diyor. Buna karşı öğrenci “Hocam sen sıfır yazdığın için ben sıfır aldım. Yoksa geçer puan yazsaydın geçerdim.” diyebilir mi?
Demek ki Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor. İşte buna kader diyoruz.
2- Dünyaya gelen her insan bir kader programına tabidir. İnsanın ne yapacağını, başına ne geleceğini Yüce Allah ezeli ilminde biliyor. Ancak Allah’ın bilmiş olması, insanın o işi yapmasını zorlamaz. Çünkü Allah, insanın önüne sonsuz seçenekler koymuştur.
İnsan kendi iradesini kullanarak, hangi yolu tercih ederse, Allah onu yaratır. Dolayısıyla sorumlu olan insanın kendisidir.
Bu meselede şöyle bir örnek verilir: Bir apartmanın üst katının nimetlerle, bodrum katının ise işkence aletleriyle dolu olduğunu ve bir kişinin bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz edin. Kendisine, apartmanın bu durumu daha önce anlatılmış bulunan bu kişi, üst katın düğmesine bastığında nimetlere kavuşacak, alt katın düğmesine bastığında ise azaba uğrayacaktır.
Burada iradenin yaptığı tek şey, sadece hangi düğmeye basılacağına karar vermesi ve teşebbüse geçmesidir. Asansör ise, o kişinin gücü ve iradesiyle değil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi gücüyle çıkmadığı gibi, alt kata da kendi gücüyle inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceğinin belirlenmesi, içindeki kişinin iradesine bırakılmıştır.
İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir. Mesela; Cenab-ı Hak, meyhaneye gitmenin günah, camiye gitmenin ise faziletli olduğunu bildirmiştir. İnsan ise kendi iradesiyle, örnekteki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsaittir.
Hangi düğmeye basarsa, yani nereye gitmek isterse, beden oraya doğru hareket etmekte, dolayısıyla da gideceği yerin mükafatı veya cezası o insana ait olmaktadır.
Evlilik de böyledir. Evlenecek insanın önünde çok sayıda seçenekler vardır. Nasıl birisini istemek sizin elinizde. Tercihinize göre Cenabı Hak da yaratır. Allah’ın bilmesi böyle bir tercihte bulunmanızı zorlamaz.
Gayr-i müslim birisiyle evlenmede islam’ın getirdiği ölçü şöyle: Müslüman bir erkek ehl-i kitab olan Musevi ve Hristiyan bir kadınla evlenebilirken, ehl-i kitab olmayan gayr-i müslim bir kadınla evlenemez.
Bunun yanında, Müslüman bir kadının ehl-i kitab da olsa gayr-i müslim bir erkekle evlenmesine izin vermiyor.
3- Kaderi ikiye ayırabiliriz: ızdırari kader, ihtiyari kader.
"ızdırari kader"de bizim hiçbir tesirimiz yok. O, tamamen irademiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceğimiz yer, annemiz, babamız, şeklimiz, kabiliyetlerimiz ızdırari kaderimizin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz. Bu nevi kaderimizden dolayı mesuliyetimiz de yok.
İkinci kısım kader ise, irademize bağlıdır. Biz neye karar vereceksek ve ne yapacaksak, Allah ezeli ilmiyle bilmiş, öyle takdir etmiştir. Sizin sorduğunuz soruda bu alanda müzakere edilmektedir. Yani siz bir aday tipi belirliyorsunuz ve arıyorsunuz. Allah’ta sizin istediğiniz vasıflara sahip birkaç kişiyi önünüze çıkarıyor. Sizde bunlardan birini iradenizle beğenip kabul ediyorsunuz. Alah’ın alacağınız eşin kim olduğunu ezelde bilmesi kader, fakat sizin iradenizle seçmeniz cüz’i irade dediğimiz insanın mesuliyet sınırlarıdır.
Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoğalıyor, ölüyor. Vücudumuzda, bizim bilmediğimiz birçok işler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan biz değiliz. Uyuduğumuz zaman bile bu tür faaliyetler devam ediyor.
Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, kendi isteğimizle yaptığımız işler de var. Yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerde karar veren biziz. Zayıf da olsa bir irademiz, az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir gücümüz var.
Yol kavşağında hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veriyoruz. Hayat ise, yol kavşaklarıyla dolu.
Şu halde, bilerek tercih ettiğimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmaksızın karar verip işlediğimiz bir suçu kendimizden başka kime yükleyebiliriz?
İnsanın cüz-i ihtiyari adı verilen iradesi, önemsiz gibi görülmekle beraber, kainatta geçerli olan kanunlardan istifade ederek büyük işlerin meydana gelmesine sebep olmaktadır.
Bir apartmanın üst katının lütuflarla, bodrum katının ise işkence aletleriyle dolu olduğunu ve bir şahsın bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz ediniz. Kendisine, apartmanın bu keyfiyeti daha önce anlatılmış bulunan bu zat, üst katın düğmesine bastığında lütfa mazhar olacak, alt katın düğmesine bastığında ise azaba duçar olacaktır.
Burada iradenin yaptığı tek şey, sadece hangi düğmeye basılacağına karar vermesi ve teşebbüse geçmesidir. Asansör ise, o zatın kudret ve iradesiyle değil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi iktidarıyla çıkmadığı gibi, alt kata da kendi iktidarıyla inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceğinin tayini, içindeki şahsın iradesine bırakılmıştır.
İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir. Mesela; cenab-ı hak, meyhaneye gitmenin haram, camiye gitmenin ise faziletli olduğunu insanlara bildirmiş bulunmaktadır. İnsan bedeni ise kendi iradesiyle, misaldeki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsait bir yapıdadır.
Kainattaki faaliyetlerde olduğu gibi, beden içindeki faaliyetlerde de insanın iradesi söz konusu olmamakta ve insan bedeni, kanun-u külli adı verilen ilahi kanunlarla hareket etmektedir. Fakat onun nereye gideceğinin tayini, insanın irade ve ihtiyarına bırakılmıştır. O hangi düğmeye basarsa, yani nereye gitmek isterse, beden oraya doğru hareket etmekte, dolayısıyla da gideceği yerin mükafatı veya cezası o insana ait olmaktadır. Dikkat edilirse, kaderi bahane ederek, “benim ne suçum var” diyen kişinin, iradeyi yok saydığı görülür.
Eğer insan, “rüzgarın önünde sürüklenen bir yaprak” ise, seçme kabiliyeti yoksa, yaptığından mesul değilse, o zaman suçun ne manası kalır? Böyle diyen kişi, bir haksızlığa uğradığı zaman mahkemeye müracaat etmiyor mu?
Halbuki, anlayışına göre şöyle düşünmesi gerekirdi: “bu adam benim evimi yaktı, namusuma dil uzattı, çocuğumu öldürdü, ama mazurdur. Kaderinde bu fiilleri işlemek varmış, ne yapsın, başka türlü davranmak elinden gelmezdi ki.”
Hakkı çiğnenenler gerçekten böyle mi düşünüyorlar?
İnsan yaptığından sorumlu olmasaydı, “iyi” ve “kötü” kelimeleri manasız olurdu. Kahramanları takdire, hainleri aşağılamaya gerek kalmazdı. Çünkü, her ikisi de yaptığını isteyerek yapmamış olurlardı. Halbuki hiç kimse böyle iddialarda bulunmaz. Vicdanen her insan, yaptıklarından sorumlu olduğunu ve rüzgarın önünde bir yaprak gibi olmadığını kabul eder.
4- Duanın çeşitleri var. Mesela sizin yarın bir imtihanınız var. Bu imtihanın duası çalışmaktır. Buna fiili dua denir. Çalışmayı yaptıktan sonra ellerinizi kaldırır “ ya rabbi bana hayırlısını nasip et” demeniz sözlü bir duadır. Safi ve halis bir şekilde ve neticeye kanaat ederek dua etmek gerekir. Çünkü, bazen istediğimiz bir şeyin hakkımızda hayırlı olmayacağını Allah bilir fakat biz bilemeyiz. Sonsuz rahmet sahibi Allah’ımızda bunun hayırlı olmayacağını bildiğinden dolayı, farklı bir şekilde kabul eder. Hazreti Meryem validemizin doğma vaktinde annesi O’nu mescide adar. Ve O’nun erkek değil kız olduğunu görünce epey şaşırır ve üzülür. Alimlerimiz bu durumu misal getirerek derler ki, Allah muhakkak yaptığımız duaları kabul eder. Bazen daha farklı ve daha güzel bir surette kabul eder. İşte Hz. Meryem 100 erkek değerinde bir kız. Allah annesinin duasını kabul etmedi denilmemeli. Aksine daha güzel bir surette kabul etti denilmelidir. Bazen de dünyada hiç kabul edilmedi zannedilir. Fakat cennette daha ulvi ve güzel şekilde kabul edilir.
May 23
Sokaktayım ve yürüyorum. Yürüdükçe arka adımda bırakıyorum unutmaya yeltendiklerimi. Yürüyorum ve bir bir terkediyorum yitirmeye niyetlendiklerimi. Kaçmıyorum,korkmuyorum,kırmaktan da çekinmiyorum.Önüme bakıyorum ve yürüyorum. Yere dönük kafamı kaldırıyorum semaya.Bir nida işitmek istiyor benliğim "İyisin kulum,iyi olacaksın,dağın büyük.yeterki korkma"
"Diren ey gönlüm karanlıklara"
Sokaktayım ve yürüyorum. Yürüdükçe sonbahara vurgun gönlümdekileri arkamda bırakıyorum. Kafamı kaldırıyorum ve dilimi şükürle buluşturuyorum.Ne mutlu ki diyorum gülümseyebilmeyi biliyorum.
Yaramı da seviyorum.Yarayı açan değil açtırana hamd olsun diyorum.
Sıkıntılarım beni güçlü kılıyor. O halde yorulmak yok yola devam diyorum. Ellerimi semaya kaldırıyorum.diz çöküyorum.Gözyaşlarımı avucuma saklıyorum.Kalbimin kanayan yanını diğer yanıma emanet ediyorum ve şükrediyorum..Hala dik duracak kadar güvenim olduğu için...
Ağzımdan son bir cümle dökülüyor. "Kalbi olanın hüznü de vardır"
şükürler olsun rabbime dimdik ayaktayım
April 16
EY YOLCU
"Bir Elime Ay’ı Bir Elime Güneş'i Koysalar, Vallahi Ben Bu Hak Davadan vazgeçmem!"
 Vazgeçmedin,Vazgeçmeyeceğiz Sultanım
Dirilt Beni RABBİM !
Tükeniyorum RABBİM ! Yanlız kaldığımı düsünüp,varlığının her an,her noktasında tezahur ettiğini, beni devamlı koruyup gözettiğini, gönlümden geçenlere dahi cevap verdiğini unuttuğum an! "RABBİM"demeyi unuttugumda tükeniyorum!
Diriliyorum RABBİM ! Sana yaslandığım ,Sana güvendiğim... Seninle başlayıp, Seninle devam ettiğim, tüm işlerimi Sana havale ettigim an! "Ne güzel dostsun" dediğimde diriliyorum.
!Tükeniyorum RABBİM
Tüm sevdiklerimden;anne babamdan,canandan,ten kafesindeki candan yakın olduğunu bilerek,ellerimi Sana açmayı, Senden çözüm ,Senden çare beklemeyi, hüzünlenip, kederlenip, sızlanarak, sızımı gidereceğini unuttuğum an! "Bu dertler neden bana?" dediğimde tükeniyorum.
Diriliyorum RABBİM
Havayı soluyup Seninle dolduğum, gözümü açtiğımda Seni bulduğum,en saglıklı irtibatı Seninle kurduğum, tüm dünya bana küsse de Seni umduğumdan! "Kahrın da hoş, lütfun da hoş"dediğimde diriliyorum.
Tükeniyorum RABBİM! Dünya meşgalesine dalıp bir cenneti, bir azabı, bir de ölümü unuttuğum an! "Beni affet" demeyi unuttuğumda tükeniyorum.
Diriliyorum RABBİM! Yandığımda Seninle söndüğüm,Seni anıp ruhumu güldürdüğüm,O sırlı gücünden kuvvet aldığım, Seninle yürüdüğüm,Seninle bulustuğum,seninle konuştuğum an! "YARAB, bırakma ellerimi" dediğimde diriliyorum.
Engelle tükenisimi. Dirilt beni RABBİM!
|
Rahmetini umarak Günahkar bir dille; Allah Azze ve Celle
 Ya Rasulallah, Âlemlere rahmet hayatın geçiyor kalbimizden, Kalbimizden seyrediyoruz seni.
 İşte Bir yaşındasın, Beni Sa'd yurdundasın Sana süt anne olmadı kadınlar Bu yüzden dargın bulutlar Bir damla yağmur indirmiyor Kıtlık hüküm sürüyor Beni Sa'd yurdunda Minicik bir bulut var gökyüzünde Sana aşık... Ayrılmıyor başucundan Ve insanlar yağmur duasında... Hz.Halime kucağına alıyor seni Yüzünde bir gölgelik...Seni güneşten korumak için Oysa minicik bulut gökyüzünde Sana meftun, sana kilitli... Ve dua eden rahibin kucağındasın Dünyalar güzeli gözlerine bakıyor rahip Kıtlığı da unutuyor, yağmuru da, duayı da Ama sen unutmuyorsun Uğruna canlarımız feda o gözlerinle gökyüzüne bakıyorsun O minicik bulut ilişiyor bakışlarına Büyüyor, büyüyor... Sonra nazlı, nazlı yağmur damlaları iniyor buluttan Fakat çoğusu bilmiyor yağmurun geliş sebebini Çoğusu bilmiyor seni...
 Altı yaşındasın Medine-i Münevvere yolundasın Yanında aziz annen ve Ümmü Eymen Yetimliğini hissediyorsun baba kabristanında Sonra yolda, Ebva'da öksüzlük karşılıyor seni Mekke'ye annesiz giriyorsun Abdulmuttalip bir başka seviyor seni Ebu Talip bir başka seviyor
 Ya Rasulallah Mekke çocukları annelerine seslenirler miydi senin yanında Onlar anne deyince sen yere mi bakardın Mekke rüzgarları kaç gece gözyaşlarını taşıdı Ebva'ya Kaç gece anne diye hıçkırdın Efendim! Senin yerine de anne dedik annemize Senin yerine de baba dedik
 Yirmi beş yaşındasın Ve bambaşkasın Kimse sana denk değil Şefkat yayıyor kokun Güven veriyor sesin Sen Muhammed-ül Emin' sin
 Otuz üç yaşındasın Dalga dalga rahmet var
 Otuz beş yaşındasın Hadi gel bekletme yar İniltiler çalıyor kapısını göklerin Hadi gel bekletme yar Sinesi çatlayacak Rasul bekleyenlerin... Hadi gel ey Yâr! Nurdağına davet var
 İşte Kırk yaşındasın Hira Nur dağındasın Cibril iniyor göklerden Ve nokta nokta her yerden salat, selam yükseliyor Sen kâinatın yüreğinden hasretle kopan ' Ah! ' sın Karanlık gecelerimize sabahsın Sen Nebiyullahsın Sen Habibullahsın Sen Rasulullahsın
 Niye incittilerki seni sultanım Niye işkence yaptılarki sana Ebu Talip öldü diye mi bu pervasızca saldırılar Himayesiz kaldın diye mi Kabe'deki ağlayışın geliyor gözümüzün önüne ' Amca yokluğunu ne çabuk hissettirdin ' diyişin Haremde namaz kılışın geliyor aklımıza Başına pislikler saçılıyor Başlar feda o mübarek başına Nasipsizler sana bakıp nasıl da gülüyorlar Biri koşuyor Mekke sokaklarından sana doğru Biri koşuyor ama sanki yere inmiş Arş-ı Âla ' Bu koşan kimdir ' diye bir soru dolaşıyor boşlukta Bu koşan kim? Ve cevap veriyor biri: Muhammed' in kızı Fatımatüz-Zehra Velilerin anası... Yüzünü gözünü siliyor biricik kızın Sana yeryüzünde en çok benzeyen Gülmesi sen, ağlaması sen ' Ağlama kızım ' diyişin geliyor aklımıza Niye çıkardılar ki yurdundan seni Himayesiz kaldın diye mi Onlar bilmiyorlar mıydı seni himaye edeni Seni yetim bulup barındıranı Seni alemlere rahmet kılanı Onlar deli diyorlardı sana, sen susuyordun Mecnun diyorlardı, şair diyorlardı, sen susuyordun 'Seni bizim elimizden kim kurtaracak' diyorlardı Sen, Sen ' Allah! ' diyordun Allah Azze ve Celle Semayı haşyet kaplıyordu Sen ' Allah! ' diyordun Arş-ı Âla titriyordu Bedir' de ' Allah! ' diyordun Üç bin melek iniyordu alaca atlarda Yüz yirmi beş bin sahabi: ' Anam babam sana feda olsun ' diyordu
 Ya Rasulallah Medine-i Münevvere sokaklarında yürüyordun Neccar Oğulları'nın küçük kızları seni görünce Sevinçten ne yapacaklarını bilememişlerdi ' Beni seviyor musunuz ' diye sormuştun onlara ' Seni çok seviyoruz Ya Habiballah ' demişlerdi Sen de: ' Allah biliyor ki ben de sizi çok seviyorum' demiştin Bu gün yaşayan gençler var Neccar Oğulları'nın kızları diğil belki Ama seni onlar da çok seviyor Gözyaşlarından belli ki seni canlarından çok seviyorlar Senden başka kimseleri yok Allah biliyor ki sen onları da çok seviyorsun
 Altmış üç yaşındasın Refik-i Âla duasındasın Senin için siyah yünden çizgili bir cüppe dokunmuştu Kenarları beyazdı Onu giyerek ashabının yanına çıkmıştın Ve mübarek ellerini dizine vurarak: ' Görüyor musunuz ne kadar güzel ' demiştin Meclisinde bulunan biri sana seslenmişti: ' Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah, onu bana ver ' Niye istemişti ki senden sevdiğini bile bile İstendiğinde katiyyen ' hayır ' demediğini bile bile ' Peki ' dedin o zata Ve sen yine yamalı, eski cübbeni giydin Dostuna kavuşmana bir hafta kalmıştı Aynı cübbeden yine yine diktirdiler Ama giyinmek nasip olmadı Haberler uçurmuştun Ebu Hureyre' nin diliyle: ' Benden sonra öyle kimseler gelecek ki, keşke peygamberi görseydik de ne malımız ne de evladımız olsaydı diyecekler ' Ve Hz. Enes ile paylaşmıştın özlemini ' Beni görmedikleri halde bana iman eden kardeşlerimi görmeyi çok isterdim'
 Sultanım! Ey Medine minberinde ' ümmeti, ümmeti ' diye hüznü giyen sevgili Ey Mekke mihrabında alemler hesabına ' Allah! ' diyen sevgili Bize lütfu ilahi bahşedilen kapına diz çöktük, bey' at ettik Rabbinden bize ne getirdi isen amenna Duyduk, itaat ettik
 Ya Rasulallah Sen hâlâ kırk yaşındasın Ve hâlâ ümmetinin başındasın...
|
|
|
|
Dursun Ali Erzincanlı |
RESULULLAH'TAN (SAV.) ÖĞRENECEĞİMİZ İLETİŞİM KURALLARI
İletişim kurallarını öğrenmek için çok da uzağa bakmamıza, gitmemize gerek yok. İhtiyacımız olan yöntemler yanı başımızda duruyor. Peygamber Efendimiz’i tanıdıkça, insanlarla olan iletişimini inceledikçe bunu fark ediyoruz. İletişim ve hayata dair her şey Peygamberimizin hayatında mevcut. Yeter ki bunu fark edebilelim.
Hz. Muhammed (sav)'in sahabeleriyle olan sohbetleri, onlara hitapları, şakaları, çocuklara olan sevgi ve ilgisi, hanımlarına karşı adaletli, sevecen ve ilgili tavrı, hem ailesi hem de tüm Müslümanlar için örnek bir koruyucu olması, güler yüzü, neşesi, canlılığı, müminlere olan düşkünlüğü ve şefkati, güzel ahlakın ve ideal insan modelinin önemli bir örneğidir.
İnsan ayırt etmemek "Hz. Ali (ra): "Onun güler yüzlü oluşu ve herkese nazik davranışı adeta onu halka bir baba yapmıştı. Herkes onun katında ve nazarında eşit idi."
Aglayarak Geldigimiz Dünyadan
yine Aglayarakmi Gidecez??
DOSTLUK
NAZİK OLMAK İÇİN BİR GÜLÜMSEME BEKLEMEYİN,
SEVMEK İÇİN SEVİLMEYİ BEKLEMEYİN,
BİR ARKADAŞININ DEĞERİNİ ANLAMAK İÇİN YANLIZ KALMAYI BEKLEMEYİN,
ÖĞÜTLERİ HATIRLAMAK İÇİN DÜŞMEYİ BEKLEMEYİN,
ÇALIŞMAYA BAŞLAMAK İÇİN EN İYİ İŞİ BEKLEMEYİN,
DUAYA İNANMAK İÇİN ACILARI BEKLEMEYİN,
YARDIM EDEBİLMEK İÇİN ZAMANINIZ OLMASINI BEKLEMEYİN,
ÖZÜR DİLEMEK İÇİN DİĞERİNİN ACI ÇEKMESİNİ BEKLEMEYİN,
NE DE BARIŞMAK İÇİN AYRILIĞI BEKLEMEYİN,
ÇÜNKÜ NE KADAR ZAMANIMIZ VAR BİLMİYORUZ...
Dinde sebat ve son nefeste iman ile ölmek için
şu duayı her zaman okumalı:
(Allahümme, ya mukallibel kulüb, sebbit kalbi, alâ dinik)
[Ey büyük Allah’ım!
Kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin.
Kalbimi, dininde sâbit kıl, yani dininden döndürme, ayırma!]

Rabbim Binbir günah ile kapına geldim, sana sığındım, sana dayandım, sana´dır tüm sevgim. Elimde şahadet karanfilleri, kalbimde pişman olmuş bir çocukla önünde diz cöküyorum. Sen esirgeyen, sen bağışlayan, sen affedensin, affet bizi Allahım. Her sabah uyanıyorsa gözlerimiz, her sabah yeni bir gün doğuyorsa, mevsimler değişiyor ve biz buna sahid oluyorsak... bize tevbe etmek için yeni bir fırsat daha verdiğin için sana hamd ile tesbih ederiz. İlahi! Bizi gözleri kör bakan, kulağını tüm seslere kapamış, kalbindeki sıcaklığı yitirmiş insanlık zincirinin cürük halkasından eyleme...
Hani bir büyük sıkıntı anında kırılır ya, yüreğinizdeki bütün aynalar:Kırılırda hani, kırık aynalarda oynaşır ya hayalleriniz. Ümitleriniz tökezler de hani, tereddütlere düşersiniz ya kimi zaman:Çırpınırsınız...
Hani çırpınırken uzanacak bir dost eli ararsınız, fakat bulamazsınız bir türlü; ve kala kalırsınız ya hani dertlerinizle baş başa, kimsesiz, dostsuz...Ozaman bilin ki Allah kimsesizlerin kimsesidir... Bilin ki Allah dosttur: "Dost istersiniz Allah yeter!"
Atın sırtınızdan dünya elemini, durun Allah'ın huzuruna; sonra diz çökün önüne, boyun bükün. Hükme tabi olup elemlerden kurtulmak varken, kendimizi hüküm mevkiinde sayıp rezil olmak niye? Üstelik takatımız yükümüzü taşımaya etmiyor.
Bin hamal gibi vehimlerimi ömür boyu taşımaktan bıktım;
Artık Yaradan'a tümden teslim olup "kullukta varlık" aramak istiyorum.
"Ya rab! Çaresi bulunan şeyde acze, bulunmayan şeyde ye'se düşürme bizi..." diye de dua ediyorum.
Zaten hayat da uzun bir duadır!
|
|
|
|